Hafızası Protokolleri Aşan Bir Karadeniz Şehri;

ORDU

Biz bu topraklarda devletin varlığını, onun taşradaki gölgesi olan mülki amirlerin adımlarında ölçmeye alışkınızdır.
Hele ki bahsettiğimiz yer;
Karadeniz’in o hırçın, kabına sığmayan, fındığıyla dünya ekonomisine, coğrafyasıyla maden ve doğa savaşlarına yön veren o stratejik sahil şehri Ordu ise..

Ankara burayı asla kendi haline bırakmaz.
Ancak o malum sahil şehrimizin son on yılına uzaktan baktığımızda gördüğümüz şey, rastgele bürokratik atamalar silsilesi olmadığıdır.
Karşımızda, devlet aklının toplumsal hafızayı ve şehri nasıl ilmek ilmek yönettiğini gösteren, üç aşamalı bir yönetim anatomisi duruyor.
Şehrin yakın tarihindeki üç farklı dönemi ve o dönemlerin aktörlerini aynı kazanda kaynatıp baktığımızda, karşımıza sarsıcı bir portre çıkıyor.

“Hem Kılıç Hem Gönül”
Nedir bu?
“Geleneksel Devlet Baba” tipolojisidir.

Çok değil, bundan birkaç yıl öncesine gittiğinizde;
Şehrin direksiyonunda, devletin o tavizsiz, gri alan bırakmayan kurumsal otoritesini en üst perdeden temsil eden bir mülki amirin oturduğunu göreceksiniz;
“Vali Seddar Yavuz”

Kendini gizlemek şöyle dursun, hem krizlerin hem de sosyal hayatın tam merkezindedir.
Bir yandan 2019’un o hararetli seçim atmosferinde, Ordu Havalimanındaki VIP kapısında Ekrem İmamoğlu ile yaşanan o meşhur krizde gövdesini ve makamını siyasete karşı bir barikat gibi öne koyacak kadar net ve sert bir güç..
Diğer yandan ise halkın tam içinde;
Düğünlerde, cenazelerde, taziye evlerinde diz kırıp oturan, vatandaşın evine barkına misafir olan geleneksel bir “Devlet Baba” figürüydü.
Seversiniz ya da sevmezsiniz;
Seddar Yavuz, Devletin sahasında Devletin kılıcını sallarken,
Halkın sahasında gönül almayı şiâr edinmiş bir mülki amir idi.
Gücünü de görünürlüğünü de saklamadı. Sokaktaki esnaftan kırsaldaki köylüye kadar herkesin onun adını ezbere bilmesi, güçlü, net karakterin bir sonucuydu!

*****

“Şefkat İllüzyonu ve Çizilen Karizma”

O sert ve otoriter iklimin ardından, sahada biriken toplumsal enerjiyi absorbe edecek, yaraları saracak daha çok “yumuşak güç” odaklı bir model gerekiyordu belki de..
İkinci perdede koltuğu devralan isim, ilkinin o köşeli tarzının devamı gibi bir karakterle çıktı sahneye..
“Tuncay Sonel”

Halkçı, dokunmatik, Seddar Yavuz gibi her hafta makamının kapılarını sonuna kadar açıp halk günü yapan, sosyal projelerle öne çıkan bir imaj dehasıydı.
Ordu halkı onu da çok sevdi, karizması zirve yaptı.
Her şey muazzam bir halkla ilişkiler başarısı şeklinde gidiyordu..
Lakin derin güç teorilerinin fısıldadığı o meşhur kural giriverdi devreye;
“Çok parıldayan her şey, arkasında büyük bir karanlık barındırabilir..”
Bu yüksek karizmalı dönemin sonu, mülki amirin bu şehirden önceki görev yeri olan o hassas bölgedeki eski bir dosyanın —genç bir kızın kaybolması/cinayeti soruşturmasının— adliye koridorlarında yeniden patlamasıyla geldi.
Delil karartma iddiaları, yakın çevresine uzanan hukuki sarsıntılar ve suçlamalar… Bir gecede o muazzam karizma yerle yeksan oldu.
Devletin sahada inşa ettiği o “şefkatli” kurumsal kimlik, çok ağır bir yara aldı..

*****

“Ve Sahne Hayaletin”

Ankara, ilk dönemin siyasi kavgalarından ve ikinci dönemin skandalla biten fırtınasından çok önemli bir ders çıkardı mı bilemeyiz..
“Çok görünür olan, çok büyük risk taşır. Karizması olanın, karizması çizilir.”

İşte bu kurumsal travmanın ardından, yaklaşık üç yıl önce o koltuğa yepyeni bir mülki amir modeli yerleştiriliyor..

Ne kavga ne parıldama..
Ne kameraların önü, ne de halkın içi..
Üç yıldır bu şehirde ama varlığıyla yokluğuyla belirsiz!
Şehrin aydını, yazarı, gazetecisi bile internete bakmadan adını hatırlayamıyor!

“Muammer Erol”

Sokaktaki vatandaşa sorsanız, %90’ı şehrin valisinin kim olduğundan, ne yaptığından habersiz!
Bu söylemlerimiz Vali Erol’u pasif ya da başarısızmış gibi göstermek için değil!

Ankara neden bu kadar dinamik bir şehri “Valisizmiş gibi” yönetmek ister?
İşte o derin komplonun kalbi tam olarak burada atıyor;
“Bilinçli görünmezlik, en kusursuz denetim mekanizmasıdır!”

Ne ifade ediyor bu cümle?

Halk politize olmaktan uzaklaştırılır,
Kameralar söndürülür,
Şehir yapay bir sakinliğe gömülür..
Herkes direksiyonda kimsenin olmadığını düşünürken;
O sessiz, mevzuat odaklı teknokrat akıl, resmi protokol duvarlarının ve siyah camlı makam araçlarının arkasından şehrin altındaki o devasa çarkları (fındık piyasasını, maden ihalelerini, tarikat-ticaret dengelerini) gürültü çıkarmadan, sessizce raporlar ve yönetir.
Karizması yoktur, dolayısıyla çizilecek bir karizması da yoktur.
Skandal üretemez, hedef de alınamaz!

Sonuç olarak; o güzel sahil şehrimizin son on yılına uzaktan baktığımızda gördüğümüz şey bir tesadüf değil, milimetrik bir devlet stratejisidir!

Ankara o hırçın kıyılarda önce;
Hem kılıç sallayıp hem gönül köprüleri kurmuş,
Sonra imaj tazeleyip şefkat dağıtmış,
En sonunda ise tüm bu gürültülerden kaçıp gölgeye çekilmiştir!

Şimdi o şehrin caddelerinde yürüyen, adını bilmediği bir irade tarafından yönetilen okura soruyoruz;
Bugün başınızı kaldırıp o yüksek pencereli resmi makama baktığınızda;
Orada devletin öfkesini mi, şefkatini mi, yoksa sizi ve şehrin tüm zenginliklerini sessizce izleyen o derin, görünmez “Hayalet” gözleri mi görüyorsunuz?

Biz cevabı biliyoruz..
Kendisi de bu yazıyı okuduğunda, aynadaki o sessiz, mesafeli ve hayalet yüzle el sıkışacaktır.

Mahmut Çetin

21/06/2026

Bir Cevap Yazın

MAHMUT ÇETİN sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin